NEWROZ ATEŞİ HALKLARIN ÖZGÜR GELECEĞİ İÇİN YANIYOR
Newroz, halkların tarihsel hafızasında yaşayan bir bayramdan ibaret değildir. Newroz, doğanın yeniden canlanmasının, hayatın kendini yeniden inşa etmesinin ve karanlığa […]
Bir yanda iklim zirvelerine ev sahipliği yapmaya hazırlanan bir ülke, diğer yanda her gün biraz daha küçülen ormanlar, kuruyan dereler, maden sahalarına dönüştürülen dağlar ve şirketlere tahsis edilen yaşam alanları…
Türkiye, 5 Haziran Dünya Çevre Günü’nü tam da böyle bir çelişkinin ortasında karşılıyor.
Son yıllarda yaşanan seller, kuraklıklar, orman yangınları, fırtınalar ve mevsim normallerini altüst eden hava olayları iklim krizinin artık geleceğin değil bugünün sorunu olduğunu gösteriyor. Ancak iktidar, bu gerçeği kabul etmek yerine ekolojik yıkımı derinleştiren politikaları sürdürmekte ısrar ediyor. İklim krizine karşı önlem almak yerine, krizi büyüten sermaye düzenine yeni alanlar açılıyor.
Özellikle son bir yıl içerisinde çıkarılan ya da gündeme getirilen yasal düzenlemeler bunun en açık göstergesidir. Madencilik ve enerji şirketlerinin taleplerine göre şekillendirilen mevzuat değişiklikleri, aynı şirketler için kolaylaştırılan izin süreçleri, çevresel denetim mekanizmalarının etkisizleştirilmesi ve koruma statülerinin zayıflatılması, doğayı koruma politikalarının değil, sermaye birikim rejiminin ihtiyaçlarının ürünüdür.
Bugün iktidarın kalkınma olarak sunduğu şey, gerçekte yeni bir yağma dalgasıdır. Altın madenciliğinden kömür projelerine, taş ocaklarından enerji yatırımlarına kadar doğanın her parçası piyasaya sürülebilecek bir meta olarak görülmektedir. Dağlar cevher rezervine, ormanlar yatırım alanına, akarsular enerji kaynağına, tarım alanları ise inşaat ve rant projelerinin hammaddesine dönüştürülmüş durumdadır.
Bu süreç hem ekolojik bir yıkım yaratıyor, hem de demokratik hakları hedef alıyor.
Toprağını savunan köylüler, deresine sahip çıkan yurttaşlar, yaşam alanlarını korumak isteyen ekoloji örgütleri ve bilim insanları giderek daha fazla baskıyla karşılaşıyor. Şirketlerin projelerine itiraz edenler soruşturmalarla, gözaltılarla, tutuklamalarla ve kolluk müdahaleleriyle susturulmaya çalışılıyor. Kolluk kuvvetleri kamusal yararı koruyan kurumlar olmaktan uzaklaştırılarak, çoğu zaman şirketlerin yatırım sahalarında onların güvenliğini sağlayan bir özel güvenlik örgütü gibi çalıştırılıyor.
Bu nedenle bugün ekoloji mücadelesi yalnızca ağaçları, dereleri ya da ormanları koruma mücadelesi değildir. Aynı zamanda demokrasi ve yaşam hakkı mücadelesidir.
Önümüzdeki dönemde Türkiye’nin ev sahipliği yapacağı COP31 de bu tablo içerisinde değerlendirilmelidir. İktidar, COP31’i iklim krizinin nedenlerini tartışacak ve çözüm üretecek uluslararası bir platformdan çok, küresel sermayeye yönelik bir vitrin olacak şekilde kurgulamaktadır. Ülke içinde madencilik ve fosil yakıt projeleri teşvik edilirken, çevresel koruma mekanizmaları zayıflatılırken ve ekolojik mücadeleler baskı altına alınırken yapılacak iklim zirvesi, kaçınılmaz olarak ciddi bir meşruiyet sorunu yaşayacaktır.
Dahası, COP31 hazırlıkları kapsamında gündeme gelen düzenlemeler iklim adaletini değil, karbon piyasalarını, yeşil finans araçlarını ve yeni yatırım alanlarını öne çıkarmaktadır. Böylece iklim krizi, çözülmesi gereken bir yaşam sorunu olmaktan çıkarılıp uluslararası ticaretin yeni başlıklarından biri haline getirilmektedir. Zirvelerin etrafında oluşan devasa ekonomik ağ, iklim politikasını giderek bir tür küresel fuar organizasyonuna dönüştürmektedir.
Oysa iklim krizini karbon sertifikaları değil, fosil yakıtlardan çıkış çözer.
Doğanın metalaştırılmasını sürdüren politikalar değil, doğal yaşam alanlarını koruyan politikalar çözer.
Şirketlerin kâr hesapları değil, halkların ve doğanın ortak çıkarları çözer.
Bu nedenle Halkların İklim Zirvesi ve dünyanın dört bir yanında yükselen ekolojik direnişler her zamankinden daha büyük bir anlam taşımaktadır. Çünkü iklim adaleti mücadelesi, hem doğanın metalaştırılmasının, hem de sınıfsal eşitsizliklerin, sömürgeci kaynak politikalarının, sermaye tahakkümünün ve doğanın talanının da karşısında durmayı gerektirir.
Bugün Dünya Çevre Günü’nde yapılması gereken şey, doğayı koruduğunu söyleyenlerin sözlerine değil, uyguladıkları politikalara bakmaktır.
Eğer ormanlar madenciliğe açılıyorsa, dereler şirketlere tahsis ediliyorsa, zeytinlikler enerji projelerinin tehdidi altındaysa ve yaşam alanlarını savunan insanlar suçlu ilan ediliyorsa ortada bir çevre politikası değil, ekolojik yıkım programı vardır.
Bizler bu programa karşı yaşamı, doğayı ve geleceği savunmaya devam edeceğiz.
Çünkü iklim adaleti olmadan toplumsal adalet, ekolojik demokrasi olmadan gerçek demokrasi mümkün değildir.
Yaşamı savunmak, geleceği savunmaktır.
Newroz, halkların tarihsel hafızasında yaşayan bir bayramdan ibaret değildir. Newroz, doğanın yeniden canlanmasının, hayatın kendini yeniden inşa etmesinin ve karanlığa […]
21 ARALIK 2025/ANKARA Tarihsel Kırılmanın Eşiğinde Dönüm Noktası Dünya, Ortadoğu ve Türkiye, tarihsel kırılmaların, hegemonik güç mücadelesinin, ekonomik ve ekolojik […]
Süreç kapsamında PKK’nin örgütsel varlığına ve silahlı mücadeleye son vermesi, ardından tüm silahlı güçlerini Türkiye’den çekmesi, Türkiye’de kalıcı barışın gerçekleştirilmesi […]
Hızla değişen dünya, bölge ve ülke koşulları durumu yeniden analiz etmeyi ve buna uygun çözümlemeler yapmayı zorunlu kılıyor. Yeşil Sol […]